KALBİNİ NEHRE AT

Roman

(Okuma deneyi) 

 

 

 

– 1 –

AMERİKAN RÜYASI

 

 

Bip bip bip…

Öünde uçurum… Taşlı bir zemin üzerinde yükselip kararan, insanın iliklerine işleyen felç edici soğukta o kadar çok çamurla kaplıydı ki sonsuz derinliğin flu gölgelerini yutuyordu. Arkasında savaşçı kılıç vızıldadı. Samuray, adım adım yaklaştıkça korkusu, kulaklarından etrafına doğru yayılan keskin bir tıslama gibi belirdi ve her geçen saniye, gergin kaslarındaki ağrıyı artırdı. Arada bir olduğu gibi, yine tam da korkunç bir ölüme atlamaya hazır olduğu bu anda, bu müdahaleci hatta bir şekilde kurtaran bip sesi. Bip, bip, bip… Delici bir biiiiiip’e kadar gitgide daha fazla dalgalanarak kulaklarındaki uğultuyu değiştirdi ve kaslarının bir kısmının gevşemesine izin verdi.

  Kendisini dayak yemiş gibi hisseden ve nefes nefese kalan Caro, yastığı yüzüne bastırarak eliyle çalar saati susturdu. Çığlık atmak, ağlamak istedi ama ne sesini yükseltebildi ne de ağlayabildi. Kendine kızarak yastığı fırlattı ve derin bir nefes aldı. Nefes alıp verdi, nefes alıp verdi ta ki yataktan çıkıncaya kadar. Banyoya girip aynaya anlamsız anlamsız baktı, dün gecenin acısı şüphe götürmeyecek şekilde okunuyordu gözlerinde.

  „Samuray“, diye azarladı kendini başını sallayarak. Sağ eli ile saçını tutarak yukarı çekip karıştırdı. Derinden bir iç daha çekti. Sanki kâbuslarındaki acayip karakterlerden o sorumluymuş gibi başını daha çok salladı. ‚Samuray, keskin uçurumlardan atlamadan önce kılıcı tek darbede saçlarımı kesen Cengiz Han'dan biraz daha yavaştı‘, diye kaşlarını çatarak geçirdi içinden. Yüzü, zihninde sık sık beliren uçuruma yuvarlanma düşüncesiyle acıyla buruştu. Keskin taşlar vücudunun her bir zerresini iğne gibi delerek çamurda boğulmasına neden oluyordu sanki. Takipçinin yavaşlaması iyi bir işaret miydi yoksa aklını mı kaçıracaktı?

  Dayanma sınırını zorlayan bu rüyalar, sorumluluk ve stres ile yoğurulan işinden daha çok enerjisini çalıyordu. Bugün hangi gündü? Cuma mı? Banyoya giderken Caro'nun düşünceleri tekrar düzene girmiş gibi görünüyordu ve lavaboya geldiğinde bugünün cumartesi olduğu geldi aklına. Nihayet hafta sonu! 'Nihayet hafta sonu'… Dünyanın her yerindeki Roma, Yunan, Kelt, Hitit arkeolojik alanları üzerine yazılan kitaplara göz atabileceği bir zaman gibi geldi. Belki de arkadaşlarıyla alışverişe gidip, sonra bir barda zamanın içine batıp gidebileceği ya da spor kulübüyle bir yere kayak yapmaya gidebileceği kendine ait bir zaman…

  Aslında arkadaşları kendine uygun hayat arkadaşları bulmuş ve boş zaman seçenekleri, eski harabelerde, eski kültürlerin izinde yürüme hayaliyle birlikte güme gitmişti. Haliyle iş yükü arttı. Hırs eğlenceye karşı, görev boş zamana karşı, maaş zammı arkadaşlığa karşı. Bu yüksek potansiyellerin kökenine kariyer deniyordu. Sabit, gıdım gıdım. Haftada 40 saatten 45 saate kadar arttı ve şimdi 50 saatini ofiste geçiriyordu. Bunun karşısında kendine gereksizce harcayacağı zaman kalmıyordu. Acı acı gülümseyerek, darmandağınık uzun sarı saçlarını karıştırıp o hafta sonu hiçbir şey yapmamaya karar verdi. Bir daha aynaya bakmadan duşun altında girdi ve ancak kabusun geri kalanı lağımdan akıp gittikten sonra banyodan çıktı.

  İki cevapsız arama: Paula ve annesi. Sağ elindeki saç fırçası silah gibi duran Caro, sinirli bir şekilde sol eline telefonu aldı ve patronunu geri aradı.

  "Bugün gelemem."

  "Fakat ..."

 

  "Paula! Arada sırada görmek zorunda olduğum bir annem de var ve onu görmek istiyorum. Kulağına inanılmaz gibi gelse de o da beni görmek ister. Pazar günü beni unut gitsin. Annemi ziyaret dışında alışverişe de gitmem gerekiyor."

  "Hadi Caro..."

  "Pazartesi görüşürüz.“ Caro kendi sert duruşuna hayran kaldı. Ancak 55 saatlik bir haftanın ardından, tüm ofis yöneticilerinin en saygılısı bile kişisel dayanma sınırına ulaşmıştı.

Annesini geri arama düşüncesi mide krampı olarak kendini gösterdi. Bu rahatsız edici duygu için yeşil çay doğru ilaç olsun ya da olmasın, mutfak dolabındaki en büyük fincanı seçti.

  Elinde taze demlenmiş, güzel kokulu çayla, iki odalı modern dairesindeki bodur ahşap masanın önündeki sallanan beyaz sandalyeye yavaşça gömüldü. Bakışları istemeden yine egzotik görünümü olan damgalı zarfa kaydı. Cep telefonuna başka bir kontrol bakışı… Annesinden bir daha cevapsız arama yoktu. Transa girmiş gibi, özenle katlanmış üç çizgili kağıdı zarftan çıkardı ve Grete teyzesinin mektubunu yeniden okumaya başladı. Geçmişinin resmini yeniden çerçeveleyen o belge. Daha doğrusu annesi, büyükannesi ve Caro'nun onlarca yıllık titiz çalışmasıyla yaptıkları, kalın ahşap çerçeveden düştü ve çerçevesiz bir kutuyu dolduran belge. Grete teyzeyi ‚kanun kaçağı' yapan o belge! Kalanların zihninde ait olduğu yerde kalması gereken aile üyesi olan Grete! Kalanlara göre ölü bir aile üyesiy... Ait olduğu tek yer: Yurt dışıydı. Kuzey Kutbu'nda, Güney Kutbu'nda veya arada herhangi başka bir yerde olması kimsenin umurunda değildi. Önemli ve acı olan şey, ihanet ettiği insanlardan uzak olmasıydı. Geri alınamaz! Affedilemez!

 

  Herkesin e-posta ile sipariş verdiği, şikayet ettiği, aşklarını ifade ettiği, bu aşkı kısa ve acısız bir şekilde üstelik ücretsiz olarak sonlandırdığı ve daha önceki tüm görgü kurallarının aksine, en sevdiklerinin ölümüne başsağlığı dilediği bir zamanda Grete teyze bir mektup yazmıştı. Su kabartmalı. En iyi, en canlı beyaz mektup kağıdına. Zarif, siyah mürekkeple. Hem de kendisinin ölümünden hemen sonra. Eski okullara tanıklık eden el yazısıyla. Eğri, düzensiz, kalın, okunaksız veya başka şekilde hoş olmayan mektuplara tolerans göstermeyen öğretmenlerden. Çünkü kendileri, vicdanlı oldukları kadar acımasız disiplinli öğretmenlerinin ve dayatılan öğretmenlik görevlerinin ölçüsünü aldılar. Okul tatbikatı her harfte hissedilse bile Caro bu kusursuz, zarif el yazısına derin bir hayranlık besliyordu. Ve esrarengiz bir şekilde, sıkı eğitimli otoritelerini gösterebilenler için. Tarzları, kişisel dokunuşları, kağıt üzerindeki ekili düşünceleri ile, düzgün ve doğru bir şekilde müritlerinin bir ömür boyu takdir edilmesini sağladılar. Bununla birlikte bu kusursuz el yazısında öne çıkan tarih oldu. Görünüşe göre ve içeriğine göre anlaşılıyor ki, sonradan eklendi. Vicdansız öğretmenlerle zorlu bir okul geçirmiş gibi görünen birinden. Muhtemelen ismin harflerinin dans edemediği ve umursamayan birinden. Metnin yazarı gibi otoriteyi deneyimlemiş birinden. Daha yumuşak çizgilere bakılırsa daha sonraki bir zamandan.

  Grete teyze, okul yıllarından beri annesinin rızası ve anneannesinin anlamadan başını sallamasıyla adını kısalttığı için ona Caro demedi. Yeğenine 'Karolina' diye hitap etti. Caro, alışılmadık adını özellikle beğenmedi çünkü açıklamak çok zordu. Herkes 'Caro'yu 'Carolyne' veya 'Caroline' kısaltması olarak düşünebilir. 'Karo' değil. Büyükannesi bu acınası yalanı 'atalarının inkârı' olarak gördü. Annesi bir şey söylemedi. Annesinin buyurgan bakışlarından gizlice kaçınarak şefkatle ama endişeli bir şekilde kızına gülümsedi. Eğer annesi, çocuğunun adını seçmesine izin verseydi, bugün adı Lisa-Marie olacaktı. Elvis Presley'in kızı gibi. Çok daha avantajlı olmazdı ancak daha az açıklamaya ihtiyaç duyardı. Ne olursa olsun, büyükanne Karolina Dabrowski'nin gerektiği gibi onurlandırılmasını emretmişti. Hayatını Polonya‘nın çorak arazisinde sıkı bir disiplinle yönetilen bir manastırda geçirmeye karar vermiş olan ve böylece ailenin kurtuluşuna önemli ölçüde katkıda bulunan o büyük teyze.

  1885'te Polonyalı göçmenler Oliwia ve Nikodem Dabrowski, yük olan soyismini duraksamadan 'Dabour'a dönüştürdü. Yeni seçtiği memleket olan Fransa'ya yakışan bir soyisim. Her iki yılda bir doğan çocuklar, baştan itibaren nispeten göz alıcı Batı'daki yeni yaşamın bir parçası olmalıdır. Francine Dabour, Polonyalı damgası olmayan, safkan bir Fransız gibiydi. Kardeşleri Marléne, Maurice ve Jaques gibi. Buna rağmen, düzenli olarak birlikte yemek yemek için buluşan Dabourlar, daha doğrusu gündelik oburluk için, sadece Fransızca değil, Lehçe de konuşuyorlardı. Ve kiş ve kreplerin yanında masada bigos ve barzcz olurdu. Caro'ya Dabrowski, Dabour kadar soyut geldi. Hayatının bir parçası değildi. Yemek gibi. Cömertçe şekerli, tuzlu ya da her ikisinin karışımından oluşan sayısız yağlı kiş çeşidiyle arkadaş olabilirdi. Fransız ya da Polonya renklerine sahip olup olmadıklarına bakılmaksızın, diğer tüm mutfak aşırılıkları, onları günlerce yemek yemeyi reddetmeye zorlardı. Avusturya, özellikle Tirol mutfağı, büyükanneye 'kaba, hiçbir incelik yokmuş' gibi geliyordu. Köylülerin bahçeleri gibi: „Renksiz, kokusuz, itici… Çiftçilerin bahçeleri işte.“ Maalesef 'Hager' olarak eşit derecede kaba bir soyadıyla çarpıtıltılan Franci‘nin sonu.

  Büyükannenin bahçesi mini bir Provence'a benziyordu. Kuzey Fransa'da doğup büyümüş olmasına rağmen. Fransız tarzı bitki yatağının yanında sıra sıra lavantalar, zambaklar, süsenler, beyaz bir manolya, geniş ahşap saksılarda begonviller ve zakkumlarla doluydu. Soğuk sonbahar gecelerinden önce mahzene sürüklenmişti. Büyükbabası tarafından. Ta ki ahşapla çalışırken geçirdiği ölümcül kazaya kadar. Hayatının baharında. Sonra evde kalan itaatkar kızı tarafından.

  Büyükannenin Fransızca aksanlı cümlelerine başladığı standart giriş "Fransa da bizimle" idi. Tirol'de neredeyse elli yıl geçirmesine rağmen, kendi özgür iradesiyle seçtiği vatan. Arnold Hager, sonraki yıllarda küçük kızı Mathilde gibi bu konuda sessiz kaldı. Birkaç istisna dışında, karısına karşı tek isyanı, Mathilde'yi 'Tilda' ve Margarethe'yi 'Grete' diye kısaltarak çağırmasıydı. Bu, çoukların adından Fransız rengini siliyordu. Bu isyanını tutkuyla hep sürdürdü. Karısına münhasıran pazar günü müdavimleri masasında 'Franzi' derdi. Evin ön kapısına ve arkasındaki diktatörlüğe 500 metreden fazla güvenlik mesafesi ile. Onun için kilisede kendine eziyeti kabullenmişti.

  En az bir kızına sevgili annesinin adını verme isteğinin aksine, Francine çocuklarına Fransızca isimler vermeyi seçmişti. Neyse ki Marguerite, basit argümanlarla Arnold Hager'i karısından vazgeçirmeyi başardı. (Neyse ki ‚Marguerite‘ ismi konusunda, Arnold Hager karısını vazgeçirmeyi başardı. ‚Marguerite Hager‘ ismi basit ve aptalca diye. Ancak ‘Mathilde’ ile hiç şansı yoktu. Mathilde'nin bir Fransız isim değil, eski bir yüksek Alman adı olduğu ve hepsinden öte, 'güçlü savaşçı' anlamına geldiği ortaya çıktığında Francine Hager bu gerçeği görmezden geldi. Başını dik tutarak sonundaki 'e'yi telaffuz etmemeye devam etti ve daha fazla tartışmayı kızgın bir "C'est faux!" ile sonlandırdı. Demokrasi Hager'in evinin dışında gerçekleşti. Caro, büyükbabasının hayatındaki tüm yalanlara izin verip vermeyeceğini merak etti. Muhtemelen izin verilmedi. Çünkü eşinin aksine fotoğrafı, 25 yıl önceki aynı yerde olmasa bile ölümünden çok sonra da duvarda kaldı. Bir zamanlar düzgün üniformalı fotoğrafı mutfaktaki haçın solunda asılı olsa da şimdi torununun çocukluk resimiyle aynı duvarda asılıydı. Mathilde, annesinin cenazesinden hemen sonra, mahsur kalan kurumuş zeytin dallarıyla tahta haçı salondaki çinili sobanın alevlerine kurban etti. Bu görkemli muhafızın anıları seyrekti. Daha doğrusu sadece büyükbabasının derin kahkahasını ve kaba, samimi tavrını hatırladı. Derin bir iç çekerek bitki çayından bir yudum aldı, çay poşetini kaşıkla bardağın kenarına bastırdı ve okumaya başladı:

 

 ---------------------------------------------------------------------------------------

Die Handlung und alle handelnden Personen sind frei erfunden. Jegliche Ähnlichkeit mit lebenden oder realen Personen wäre rein zufällig.

Olay örgüsü ve tüm karakterler hayal ürünüdür. Yaşayan veya gerçek kişilerle olan benzerlikler tamamen tesadüfidir.                                                                                          

 © Alle Rechte vorbehalten / © Tüm hakları saklıdır

 Das Werk ist einschließlich aller seiner Teile urheberrechtlich geschützt. Jede Verwertung, Vervielfältigung, Übertragung und Datenspeicherung des Werkes sind ohne Zustimmung des Verlages unzulässig und strafbar. Alle Rechte, auch die des auszugsweisen Nachdrucks und der Übersetzung, sind vorbehalten!

Bu çalışma, tüm bölümleri dahil olmak üzere, telif hakkı ile korunmaktadır. Yayıncının izni olmadan eserin herhangi bir şekilde kullanılması, çoğaltılması, iletilmesi ve veri depolanması yasaktır ve kanunen cezalandırılır. Alıntıların yeniden basımı ve çeviri de dahil olmak üzere tüm hakları saklıdır!